Sinema mı Yumurtadan Çıkar, Yumurta mı Sinemadan?


Eskiden açıp artık dokunmadığım sinema blogumda karşıma çıktı. Paylaşayım:

Sinema mı Yumurtadan Çıkar, Yumurta mı Sinemadan? 

Yumurta Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf üçlemesine ait ilk filmi ama genel hikayedeki zaman bakımından ise sonuncusu. Diğer filmler Süt ve Bal. Yumurta’dan sonra Süt vizyona girdi, Bal ise sırada. Yumurta’ya dönersek. Her yönden bir kuyu içinde bulunduğu belli olan şair Yusuf (Nejat İşler) ana karakterimiz. Hikayenin başında Yusuf’un içinde bulunduğu kuyudan çıkmak gibi bir isteği veya çabası olduğunu söylemek zor, en azından biz bunu fiziksel yönlerden göremiyoruz, zihninin içinde dönenleri ise film aktıkça anlamaya başlıyoruz. Yapmak istediği işmiydi bilinmez ama filmde Yusuf’a ilk olarak İstanbul’da kendi sahaf dükkanında rastlıyoruz, bir şair olan Yusuf’un bir şekilde kuyuda olduğunu ilk olarak burada anlıyoruz. Sonra bir telefon geliyor, bir haber ve ardından Yusuf’u yolda görüyoruz, arabanın arka koltuğunda ise biz varız. Taşraya Tire’ye varıyoruz, anlıyoruz ki Yusuf’un annesi ölmüş ama Yusuf annesinin ölümüne yabancı, bu durum bile belli ki onun için anlamsız. Yusuf her şeye çok uzak. Cenaze için geldiği Tire’ye de öyle. İşte bu olay zinciri içinde kısa bir süreliğine gelmesine ve geri dönmeyi istemesine rağmen Yusuf taşradan ayrılamıyor. Sanki kendi iradesinin dışında bir gücün çekim alanında gibi. Yusuf bir başka kuyuda şimdi, aslında Yusuf hep kuyuda. Taşrada Yusuf’un annesinin evinde Ayla’yı (Saadet Işıl Aksoy) tanıyoruz. Belli belirsiz hedefleri olduğunu, üniversiteye girmek istediğini ya da o şartlarda başka şansının olmadığını anlıyoruz çünkü üniversite biraz da taşradan ayrılmak demek. Ayla’nın içinde bulunduğu kuyuyla da gözlerinde karşılaşıyoruz, ifadelerinde ve ifadesizliğinde. Yusuf’un annesi ölmüş Ayla o ölü evinde bir yardımcı bir o kadar da yabancı, Ayla’nın bir de seveni var ama Ayla ona da yabancı, Ayla kuyuda. Yusuf ise Tire’den ayrılmayı düşünüyor ama yapması gerekenler var, üzerine yüklenmiş sorumluluklar. Bir adak var diyor Ayla, annenin adağı, evet Yusuf bunu yapmak zorunda ama Yusuf aynı zamanda kuyuda ve yumurta yok…Kümesin etrafında koşturan küçük çocuk bağıra bağıra söylüyor, sabah kahvaltısı ve herkes ayakta ama yumurta yok. Ardından Yusuf’u görüyoruz aynı yerde yumurta arıyor ama yumurta yok. Her şeyin özünü ifade etmez mi yumurta? hayatın en basit, en yalın halini ama bu dünyada o sabah yumurta yok. Hikaye ilerliyor ve Yusuf yerde baygın, soğan koklatıyorlar, dünyaya acı bir kokuyla uyanmak ne kadar ilginç ne kadar tatlı. Yusuf şimdi ayakta ama yine kuyuda, buna rağmen sanki artık çıkmaya çalışıyor, yukarı ışığa bakıyor. Gül’ü görüyor Yusuf, belli ki aralarında bir şey olmuş. Yusuf’a çok çektirmiş eskiden öyle söylüyor. Yusuf’un geçmişte Tire’yi çok sevdiğini söylediğini hatırlatıyor, bu Yusuf için şaka gibi, Yusuf Tire’den nefret ettiğini söylüyor. Gül şaşkın artık Yusuf’a daha da uzak. Bu arada adak işi de halloldu. Yusuf artık yola çıkmalı, Tire’ye veda etmeli ve öyle de oluyor. Biz yine arka koltuktayız, Yusuf sürüyor biz de gidiyoruz. Sonra birden kenara çekiyoruz. Bir duruş belki bir varoluş. Film devam ediyor, Yusuf’u karanlıkta yürürken görüyoruz. Arabadan inmiş, gece boş bir arsada; havlayan, hırlayan köpekle karşı karşıya. Yusuf kendisiyle hesaplaşmada, aslında kendisiyle karşı karşıya. Gece bir arsada, bir kuyuda. Ağlıyor, göz yaşlarıyla kendinden bir parçasını atıyor o karanlığa. Derken sahne değişiyor ve Ayla giriyor eve, Yusuf geri dönmüş ya da hiç gitmemiş, hala orada Tire’de. Sabah kahvaltısı için sofrada ve Ayla Yusuf’a yaklaşıyor, elinden Yusuf’un eline bir şey geçiyor; yumurta

Share Button